kimlik çatışmasında olur böyle şeyler.
dünyanın her bir tarafı aynı bokun farklı ilüzyonlarıyla meşgulken, hayata getiriliş aşamasında seçemediğim bir değer(ırk) için kalkıp da "bizim neden mcdonald's ımız yok" diyemem. dersem gerizekalının önde gideni olurum, şunu bilin ki tarih boyunca katiller ve kurbanların sadece görünümleri değişmiştir(bir çağda güneyliler, bir çağda zenciler olmuştur, bir başka çağda da beyaz insan kurban seçilecektir.). e bunun üzerine de kalkıp bu güç dengeleri üzerinde benim ırkımın(veya milliyetimin-aynı kapıya çıkacatır bir yandan bu iki kavram, ayrıntılar için bauman-state and nation okuyabilirsiniz) daha da imtiyazlı olmasını tercih etmem gibi bir olasılığım yok. çünkü dünya modernizmin kucağında kocaman bir bok. insanlık gibi bir kavram ekonomik çıkarımların elinde kirlenmişken, biz bu çağın asi- sanatsal birikimine sahip çıkmaktansa "neden biz yapamıyoruz" gibi sorular soruyorsak bu bizim çiğliğimizdendir. popüler kültür tarafından yönlendirilmeyen bir sanatsal birikim yaratmak ırksal bir güdülenmeyle başarılmaz, bunu böyle bilin. daha yolumuz var, nihayetinde sadece ve sadece "insan" (tüm ırk, dil, din, ve diskriminasyon öğelerinde bağımsız olarak) olduğumuzu anlayamadıkça daha bu tür abesle iştigal örneklerine rastlayacağız. ne türk kimliğimle övünüyorum, ne de bir başkasının ingiliz kimliğine imreniyorum, dünyayı kucaklamayı seçiyorum kendime. e derseniz ki,"kapitalist dünya senin böyle düşünmeni istiyo", gidin biraz sosyoloji okuması yapın derim, dünya endüstri devriminden önce böyle değildi, ki biz bu önyargı ve korku çağının çocuklarıyız.
kültür birikimden açılırsa konu- ki türkilizce konusunu da unutmayalım, diyebileceğim odur ki eğer bir komünite (toplum) halinde yaşıyorsak ortak kültürümüze sahip çıkmalıyız (ancak türkler gibi göçebe temelli bir toplumun- ve doğu batı çekişmesinin ortasında kalmış bir ırkın, çok fazla birikimi ve yaratımı olmasını zaten bekleyemeyiz. şu ana kadar gelmiş sanatsal birikimimiz de her zaman bizden çok daha önce yerleşik düzene geçmiş toplumların etkisinde yapılanmıştır(bkz. tanzimat dönemi osmanlı edebiyatı, erken osmanlı mimarisi, vb...). fazla büyütmeye gerek yok, kabullenelim artık). veya bu dili konuşuyorsak en azından layıkıyla yapabilmeliyiz bunu. ama sonra biri gelip "vay efendim neden üniversitelerde ingilizce eğitim var, neden sanatçılarımız ingilizce lyricler yazıyor" derse bu yine dünyayı kavrayamamaktan ileri geliyor. arkadaşlar, dilimiz bir akademik ağırlığı çekecek kadar ileri seviyede değil. bundan 500 yıl önce yazılmış herhangi bir akademik metni (osmanlıca) şu an nerdeyse hiçbirimiz anlayamayız(kullandığımız diller çok farklı). ama bir ingiliz üniversitesinin bundan 500 yıl önceki akademik kayıtları bile bugün çok rahat bir biçimde okunabilir(çünkü o gün vve bugün kullandıkları diller farklı değil). ve bu modern çağda böylesi bir bilgi teknolojisi çağında da kalkıp ordan burdan arak, temelsiz sözcüklerle yüksek anlatımların ihtiyacı olan dil zenginliğini sağlayamayız. (felsefe okumaları (mesela hume'u, lock'u bir ingilizce okuyun, bir de türkçe, farkı sormaya gerek duymuyorum). akademik anlamda dilimizin yetersizliği son derece açık(aksini iddaa etmek akademik hayatı kafe hayatıyla karıştırmak demektir). bunun yanında bir dünya dilinin bizim kısıtlı ve ortada bırakılmış dilimizden çok daha büyük duygusal gücü olacağı kanaatindeyim.
kimlik kaygılarını bir yana bırakıp dünyayı kucaklayalım artık...
bu arada mcdonalds'a da kafam girsin, onun herhangi bir türk karşılığına da(artık bu xxx usta'mı olur, bilmem ne tekstil firması mı olur,...). büyük kapitalist de küçük kapitalist de aynı boktur, böyle biline.
sevgiler.